• Sanat Eleştirmeni Ümit GEZGİN, 20-30 Aralık 2016 tarihleri arasında Galeri Çankaya'da (Ankara) açılan kişisel sergiye ait katalogda yer alan yazı

    HATİCE KUMBARACI GÜRSÖZ’ÜN RESİM DÜNYASI

    Ümit Gezgin
    Sanat Eleştirmeni
    Resim hayat boyu süren yaratıcı bir uğraş ve ressam bu süre içinde durmaksızın kendisini geliştiren ve yenileyen bir sanat insanı. Zaten şayet bir sanatçı sanatını yaşamının önemli bir parçasına dönüştürmüşse gerçekten sanatçı olarak kabul edilebilir. Tüm bu gerçekler göz önünde tutulduğunda, Hatice Kumbaracı Gürsöz de tüm gerçek sanatçılar-ressamlar gibi, sanatını hayatının merkezine almış, onun sorunlarını, özelliklerini düşünen, gerçek bir sanat insanı olarak karşımıza çıkıyor.

    Ne diyordu sanatçı bir söyleşisinde; “Sanatçı yarattığı eserin içinde yaşar. Hiçbir tablo bitmez. İmzanızı atsanız da, duvara assanız da, geçiminiz için satsanız da… Resimde başarı, her esere bir acemi heyecanıyla başlamak, çalışma süresince yeteneğinizi yeniden keşfetmek ve onu profesyonelce bitirmektir.” Sanatı bir bütün olarak ve yaşamının merkezinde görür sanatçı. Ona bütün heyecanını verir. Yarattığı resimsel dünya Türk kültürünün izlerini bütün boyutlarıyla içerirken, aynı zamanda akademik disiplini de kuşatarak var olur. Bu yönüyle onun resimleri tipik Türk resmi olmasının yanında, aynı zamanda akademik disiplinin bütün özelliklerini de kendi üslubu içinde eriterek yansıtır.

    Sanatçının tek tek resimleri incelendiğinde, yaşanmışlıkları, gözlemleri, insanın ve hayatın ritmini; tarihin güzel anlarını, doğanın eşsiz betimlemelerini ve daha nice insana dair hikayeleri, kendi üslubu içinde resmettiğini gözlemleriz. O resmi, adeta nakış nakış işler; bu nakış estetiği, sanatçının üslubu olarak var olur. Giderek bir Türk resmi kimliği olarak da ortaya çıkar. Sanatçı akademik disiplin ve minyatürün Türk kültürüne has değer ve anlamını öylesine orijinal bir tarzda bütünleştirmiştir ki, her izleyen orada kendisinden bir pay bulur. Resmi sever ve onun içinde yaşamaya başlar. Hatice Kumbaracı Gürsöz’ün resimleri, sadece görsel boyutuyla ve belli mesafeden izlenen, sadece optik bir resim değildir; aynı zamanda samimiyet derecesi ve yaşamsal resim düzeyi yüksek olduğundan; insanların ona katılmasını adeta davet eder ve insanlar onun resimleri içinde yaşamaya başlarlar.

    Resmin insanı sarıp sarmalamasına en iyi örnek; Yorgo Kırbaki’nin anlatımıyla; Hatice Kumbaracı Gürsöz’ün : “Katerina’nın Hatırladığı Beyoğlu” tablosudur. Sonuçta bu bir resimdir resim olmasına; ama Yorgo’yu anlatım, isim ve anılar, giderek geçmiş; tarihsel bir realite olmaktan çıkmış; resim görsel bir estetik olmanın ötesinde; onu derinden etkileyen bir realiteye dönüşmüştür. Bu aynı zamanda Gürsöz’ün resimsel dünyasının insanları nasıl derinden etkilediğinin ve anılarda yaşatabildiğinin de etkili gerçekliğidir. Tablo ve anlatımlar o kadar sahici gelir ki Kırbaki’ye; annesi Katerina, İnci Pastanesi, Havai Lostra Salonu.. bir bir geçmişin izleri gözlerinde canlanır. Bunu bir resim, bir tablo gerçekleştirmektedir. Bu da sanatçının nasıl etkili ve sahici resimler yaptığının göstergesi olarak değerlendirilmelidir.

    Anadolu coğrafyasından, gözlemlere, tarihten güncelliğe ve resmin hemen hemen bütün konularına kadar Hatice Kumbaracı Gürsöz; titiz işçilik ve anlatımlarının içinde, saf ve içten olana yönelerek insanları direkt etkilemesini de bilir. Şeref Bigalı’nın deyimiyle o; “Coşkun, hareketli, bazen statik, fakat sevimli… Gözlemlerine dayanan mahalli konuları kuvvetli ve sade çizgilerle tuvale rahatça, endişesiz, güvenle adapte ediyor. Şeffaf, kusursuz tonlar, alışılmışın ötesinde gözü yormayan detaylar içinde geziniyoruz. “

    Bu değerlendirmeler ve gözlemler onun resimlerinin hakikiliği noktasında önemli neticeler vermektedir. Doğallık en başta gelir sanatçının resimlerini anlamak ve anlatmak için. Bu doğallık insanın içine işleyen, salt yüzeyde kalmayan estetik realiteler toplamadır. Geçmişten günümüze uzanan resimsel serüveni içinde sanatçı, gerek figür anlatımlarında, gerek mekan ve kompozisyon kurgu ve çözümlemelerinde hep içten, aracısız anlatımın olanaklarını aramış; bu olanakları seçtiği renklerde, kurgularında, gelenekle bağlantı kuran disiplininde çok başarılı bir şekilde ortaya koymuştur.

    Sonuç olarak Hatice Kumbaracı Gürsöz sanatı çok boyutlu bir ifade noktasında ilerler. Ve ele aldığı konuları derinlemesine kuşatır. Onlara insani bir duyarlılık ve kimlik kazandırır. Öyle ki bu duyarlılık izleyiciyi de belirli bir şekilde etkiler ve yönlendirir. Yoksa Kırbaki’nin ve diğer birçok izleyicinin samimi açıklamalarını nasıl değerlendirebiliriz. İçten ve çıkar hesabı güdülmeden yapılan bu resimler, aynı zamanda sanatçının dünyaya ve hayata bakışının da bir özeti gibidir…

  • 5 Numaralı Tablo, Yorgo Kirbaki

    Yorgo Kirbaki, Hürriyet Gazetesi, Pazar Eki, 03.Nisan 2011

    “Katerina’nın İstanbul’u”yazım Ressam Hatice Kumbaracı Gürsöz’e ilham verdi ve Beyoğlu konulu resminin adını “Katerina’nın Hatırladığı Beyoğlu” koydu. Tablonun karşısında heyecanladım.

    Atina’da Aenaon galerisine giderken doğrusu çok heyecanlıydım. Ressam Hatice Kumbaracı Gürsöz’ün Yunan arkadaşı ve meslektaşı Sofia Kalogeropoulu ile birlikte açtığı resim sergisinde teşhir edilen bir tabloyu görmek için sabırsızlanıyordum. Geçen şubat ayında yazdığım ve annemle bir sohbeti içeren ‘Katerina’nın İstanbul’u’ yazımdan etkilenen Hatice Hanım, çizdiği Beyoğlu tablosuna “Katerina’nın Hatırladığı Beyoğlu” adını vermişti.

    Türkiye’nin Atina Büyükelçisi Hasan Göğüş ve Atina-Pire Başkonsolosu Beyza Üntuna’yı selamladıktan sonra, gözlerim Hatice Hanım’ı aradı. Bir-iki dakika hasret giderdikten sonra “Orada işte... 5 numarada” dedi. Tabloya yaklaştım ve öylece kalakaldım. Annem Katerina ile sohbetimizdeki bir sürü şey vardı. İnci Pastanesi, Havai Lostra Salonu... Toparladım kendimi hemen. Tablonun fiyatını düşündüm. 36 eserin bulunduğu listeden baktım. 2 bin Euro. “Iııh beni aşar.” Kalabalığa karıştım. Sonra birkaç kez daha geçtim tablonun önünden. Ve müjdeli haber ulaştı. Serginin açılışında iki tablo satıldı. Biri “Katerina’nın Hatırladığı Beyoğlu” idi. Kim aldı diye ilgilendim. Yaşlıca bir beydi, elini sıkıp tebrik ettim. “O Katerina annem” diyerek.

    Aenaon’dan çıkarken Atina soğuktu biraz.  Ne üzüntüler, ne heyecanlar, ne uykusuz geceler, ne kıskançlıklar, ne öfkeler yaşatmadı  ki bana bu meslek. Atladığım her haberin o dayanılmaz acısını kaç defa tattım sayısını unuttum. Ama ne sevinçler ne mutluluklar da tattırdı gazetecilik. Hani stadyumlarda taraftar futbolcuyu çağırır, o da yumruğunu sıkar ya… O hareketi kaç defa yaptım kendi kendime sayısını tutmadım. Üç yıl önce babam Koço’yu kaybettiğimde yazdığım yazı daha sonra ‘Oğullar ve Babaları’ adlı kitapta yer aldı. Hürriyet’teki o yazı ve kitap babacığımın mezarında. Artık annemin adını taşıyan bir tablo da eminim güzel ve mutlu bir evin duvarını süslüyor.

    Ne isteyeyim daha?

  • Kırmızı Trenle Seyahat, Ümit Gezgin

    Sanat Eleştirmeni Ümit Gezgin -  Art & Life Dergisi, Sayı 18, İstanbul, Eylül 2006

    Hatice Kumbaracı Gürsöz, “Kırmızı Tren”le çıktığı sanat serüvenine, ardında sayısız istasyon bırakarak devam etmiş ve halen de etmekte olan bir sanatçı… Atatürk’ün Türkiye’sine yaraşır bir sanat hayatına sahip oluşuyla, her entellektüelde olması gereken ileri görüşlülük vasfıyla evrensellik bilincine açık ufkuyla, hümaniter kişiliğiyle, hayata bakışını yansıttığı eserleri aslında onun nasıl bir sanatçı olduğunun da aynasıdır, bizler için…

    Sanat sizin için ne ifade ediyor?

    Sanat Tarihi derslerinde, sanat , ‘devingen bir süreç içinde başka bir boyutta var olmaktır’ diye tanımlanır. Günümüz sanatını ise, ‘insanın kendini özgür bir şekilde ifade etmesidir’ şeklinde tanımlayabiliriz. Sanatçı da, duygularını, kalite ve estetiği gözden uzak tutmayarak yazı, müzik, resim, yontu ve başka şekillerde ifade eden kişidir.

    Ben sanatta resmi seçtim. Resim benim için bir hayat tarzıdır. Hayatta her zaman sanatla iç içeyiz. Gerçekte, yaşamımızın vazgeçilmez unsurları olan yemek, giyim ve ulaşım araçları da birer sanat eseridir. Çirkinlikler bile sanatla buluşunca güzelleşir. Siyasetin yalanları çeşitli sanatsal etkinliklerle kamufle edilmeye çalışılır.

    Fahri olarak yürüttüğüm Dışişleri Bakanlığı Sanat Galerisi Küratörlüğü görevim çerçevesinde, halka fazla açılmamış olan Bakanlık’ta kapıları sanat için açıp çok değerli ustaların resim, heykel, seramik, fotoğraf ve baskılarını Dışişleri mensuplarıyla sanatseverlerin beğenisine sunmak; sanatçılarla sanatseverleri buluşturmak; o meşhur fanusu sanat yoluyla kırıp bir bütünlük sağlamak; düzenlenen sergileri katalog ve afişlerle kalıcı kılmak, söyleşilerle zenginleştirmek güzellik değil de nedir? Dışişleri Bakanlığında gerçekleştirilen bu etkinlik sanatın ne kadar önemli olduğunu gözler önüne sermiyor mu?

    Sanatın yaşamın bir parçası olduğu, ikisinin birbirinden ayrılmayacağı gerçeği bu ropörtajın yer aldığı derginin isminde en güzel ifadesini buluyor: Art&Life (Sanat ve Yaşam).

    Resimsel yeteneğinizi ne zaman ne şekilde keşfettiniz, anlatır mısınız?

    Atatürk Türkiye’sinin ilk öğretmenlerinden olan babam ilkokulda resim ve müzik öğretmeniydi. Resim ve müziğin ayrı bir öğretmeninin olması, Cumhuriyetin ilk yıllarında ve onu takip eden yıllarda sanata verilen önemin bir göstergesiydi. Ben keman sesleri, boya tutkal kokuları ve tiyatro dekoru eskizleri arasında büyüdüm. Babamın çevresinde değerli sanatçılar da vardı. Abidin Dino ilk aklıma gelen kişi.
    Benim resme merakım, yedi yaşındayken ‘Yaz tatilinde ne yaptınız?’ konusunda verilen bir ödeve karşılık yaptığım ‘Kırmızı Trenle Seyahat’ ismini verdiğim resmimin başöğretmenin odasına asılmak suretiyle ödüllendirilmesi ve başöğretmenin odasının kapısı açıksa, çok büyük bir heyecanla kapı aralığından resmime bakmamla başladı. İlkokul, ortaokul ve lise öğrenimim boyunca resme karşı sürdürdüğüm ilgi, liseyi bitirdikten sonra bir ideale dönüştü. İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’ne girmek benim için artık vazgeçilmez bir tutku olmuştu. Nitekim, girdiğim sınavlarda bazı üniversiteleri kazanmama rağmen, hiçbir üniversiteye kaydımı yaptırmayıp, Adana’dan İstanbul’a giderek yaz kurslarına katıldım ve Akademi sınavını iyi dereceyle kazandım.1964 yılında girdiğim Akademi’de Cemal Tollu Atölyesi’nden (Neşet Günal ve Dinçer Erimez hocalarımdı) 1969 yılında yüksek resim bölümünden mezun oldum. Akademi’den bir türlü kopamadığım için Sadi Diren Atölyesi’nde iki yıl seramik eğitimi gördüm. Bir süre Adana ve Ankara’da resim öğretmenliği yaptım. Ancak, benim en büyük isteğim ismimin önüne ‘Ressam’ kelimesinin yazılmasıydı. 37 yıl oldu, aynı mücadelenin içindeyim. Bu sıfatı kullanmanın ne kadar zor olduğunu her geçen yıl daha da iyi anladım. Bu kadar yıl sonra, o sıfata layık olmanın çabasındayım.
    İnsanoğlu sevdiği işi yapmak için ne mücadeleler veriyor. Geriye dönüp baktığımda, her serginin bir doğum sancısı olduğunu, her takdirin daha iyiyi yapma gayreti verdiğini, her engellemenin bir kamçılama etkisi yarattığını gördüm.

    Sanatçı yarattığı eserin içinde yaşar. Hiç bir tablo bitmez. İmzanızı atsanız da, duvara assanız da, geçiminiz için satsanız da... Yapacak daha çok şey vardır. Tıpkı hayat gibi...
    Resimde başarı, her esere bir acemi heyecanıyla başlamak, çalışma süresince yeteneğinizi yeniden keşfetmek ve onu profesyonelce bitirmektir. 

    Resminizin gelişimine Akademi’nin katkısı nedir, anlatır mısınız?

    Eğitim almaksızın sanatçı olunabileceğine inanmıyorum. Devlet Güzel Sanatlar Akademisi bundan 125 yıl önce Osman Hamdi Bey tarafından kuruldu. Burada 125 yıl önce nü çalışıldı. Ben ressam kimliğimin yanında Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Mezunları Derneği Ankara Şubesi Başkanlığını gururla taşıyorum. Sanayi-i Nefise Mektebi olarak kurulan Akademide önceleri orta ve lise düzeyinde de eğitim verilirken, sonraları sadece lise sonrası beş yıl süren eğitim verilmeye başlanmış, bugün ise Akademi, Güzel Sanatlar Fakültesi’ne dönüştürülmüş ve beş yıllık eğitim dört yıla indirilmiştir. Beş yıl yetmezken bunu dört yıla indirmek ne şekilde izah edilebilir, anlamak mümkün değil.
    Akademi ressam yetiştiren çok disiplinli bir okuldu. Eğitim sabah saat 09.00’da başlayıp, çalışmaya devam ederseniz gece saat 22.00’de biterdi. Dersler arasına sıkıştırılan sinematek gösterileri, sanatçılarla söyleşiler, klasik müzik konserleri, folklör çalışmaları sizi hayata hazırlardı. Müdürün kapısındaki odacı bile sanattan anlardı. 40 yıl önce Akademi’de Potemkin Zırhlısı’nı Hiroşima Mon Amour’u seyretmiştim. Bu sene Ankara’da düzenlenen bir sinema haftasında Potemkin Zırhlısı’nı tekrar seyrettim. Aynı filmi 40 yıl önce de gördüğüm öğrenildiğinde TV programına konu oldum.

    Resim yapmak desen ve renk bütünlüğünü tuvale aktarmak değildir. Resim eğitimi, öğrenciyi tam bir kültür birikimi ile sanata hazırlamaktır. Bu da ancak Akademi gibi kurumlarda mümkün olur. İki yıl süren bir desen eğitiminden sonra, deseninize göre Atölye ve Hoca’nızı seçersiniz, daha doğrusu yönlendirilirsiniz. Dört yıl sonra mezun olduğunuzda size ve kimliğinize göre bir tarzınız oluşur. Ama yine de sudan çıkmış bir balık gibi çırpınırsınız.

    Akademi mezuniyetimden bugüne kadar geçen 37 yılda -bunun yarısından fazlasını Avustralya, Pakistan, Almanya, Yunanistan ve Türkmenistan’da yaşadım- uluslararası kimlik kazanarak sanatımı sürdürdüm. Bugün bile sanatçı kimliğimi sunarken heyecanlanır, biraz sıkılır, biraz da gizliden Akademili olmanın gururunu yaşarım.

    Plastik sanatların ve resmin gelişip, yaygınlaşması için sizce neler yapılmalıdır?

    Plastik sanatlar denince, resim, heykel, seramik, grafik, baskı gelir akla. Bu sanatların gelişmesi için öncelikle eğitim düzeyinin yükseltilmesi, buna paralel olarak da mevcut kültür birikiminin başta gençler olmak üzere topluma aktarılması gerekir.

    Okuldaki eğitime ilaveten, gençlerin büyük ustaların katıldığı söyleşileri izlemeleri, sanat galerileri ve fuarlarını gezmeleri sağlanmalıdır. Bu olanaklar sadece büyük şehirlerde bulunmaktadır. Bu nedenle, sanat eğitimi alan gençlerin sağlanacak olanaklarla büyük mizelere ve özellikle yurtdışından getirilmiş olan sergilere götürülmesi çok önemlidir.

    Yunanistan’da (1992-1996) açtığım bir sergi münasebetiyle Yunanlı bir ressam arkadaşımla (Sofia Mazaraki) birlikte zihinsel özürlü çocuklara söyleşili tatbikat yaptırmıştık. Yunanistan’da fakir çocuklar için kurulan S.O.S. köylerine Yunanlı ressamlarla birlikte resim bağışlayarak buradaki çocuklarda resim sevgisini yerleştirmeye çalıştık. Dışişleri Bakanlığında yönettiğim Sanat Galerisi’nde açılan sergiler çerçevesinde düzenlediğim söyleşilerde sanatçıların, her düzeydeki öğrencileri resim, heykel, seramik ve baskı konularında uygulama da yapmak suretiyle bilgilendirmelerini sağladım. Aynı bilgilendirmeyi, düzenlediğim Armada Sanat Festivali çerçevesinde T.S.K Rehabilitasyon ve Bakım Merkezinde tedavi gören gaziler için de yaptım.

    Sanatın gelişmesi ve yaygınlaşmasında galeri gezilmesinin çok büyük bir önemi vardır. Devlet Kuruluşlarının, özel şirketlerin olanakları dâhilinde bünyelerinde sanat galerileri açmaları, sergiler düzenlemeleri, yarışmalar tertiplemeleri bir yandan sanatçılara yeni olanaklar sağlarken bir yandan da halkın sanata olan ilgisini artıracaktır.

    Bu noktada, Dışişleri Bakanlığı Genç Sanatçılar Resim Yarışması’nda, sizin gibi değerli bir eleştirmenin, karşılığında herhangi bir talepte bulunmaksızın, İstanbul’dan Ankara’ya gelerek jüride yer almayı kabul etmesinden dolayı size şükranlarımı sunmak istiyorum.
    Plastik sanatların ve resmin gelişip yaygınlaşmasında etkin olabilecek diğer bir unsur da sanat dergileridir. Az sayıdaki sanat dergileri devlet desteğinden mahrum olarak mücadelelerini sürdürmektedirler. Ülkemizde sanat eleştirmeni konusunda da sıkıntı yaşamaktayız. Az sayıdaki sanat eleştirmeninin, edindikleri birikimi topluma aktaracak imkâna sahip olduklarını sanmıyorum. Oysa açılan bir sergi hakkında bir veya bir kaç yazı okuyan bir sanatsever, o sergiyi başka bir gözle izleyecek ve pek muhtemelen o sergiyi gezmekten başka bir haz duyacaktır.

    Sanat, sanatçının kendini özgür olarak ifade etmesiyle ortaya çıkar. Bir takım kısıtlamalar olduğu zaman sanat, sanat olmaktan çıkar. ‘Nü’ çalışmayı yasaklamak veya onu sergilememek, heykele tükürmek, heykel tahrip etmek... Maalesef, biz hala bunlarla uğraşıyoruz. Buna rağmen, biz sanatçılar, ‘Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir’ diyen Atatürk’ün izinden büyük bir mücadeleyle yürümeye devam ediyoruz.

    Türkiye’deki sanat ortamını nasıl değerlendiriyorsunuz? Eksiklikler nelerdir ve çözüm önerileriniz nedir?

    Türkiye’de çok sayıda sanat galerileri açılmasından, fuarların, sergilerin düzenlenmesinden büyük bir memnuniyet duyuyorum. Ancak, galeri sahiplerinin ticari bir yaklaşımla büyük ustalara bile,’kusura bakmayın, ben eserlerini satabileceğim kişilerle sergi açar, fuara katılırım’ diyerek ustaların kopyalarını yapan acemi ressamlara yer vermeleri; bankaların, kuruluşların açtıkları galerilerin tek tek kapanması; diğer taraftan müzelerin durumu; değerli eserlerin bulunduğu bu binaların yıkılmak üzere oluşu, Ankara’da açılması öngörülen müzenin gerçekleşmesi yolunda bir adım atılamaması sanat adına gerçekten üzücüdür.

    Bir TV programında galericiler adına konuşan bir galeri sahibi, resmi ve özel kuruluşların galeri açmak yerine sanatçılardan resim satın almaları gerektiğini söyledi. Bu düşünce sanatçıyı desteklemekten ziyade galeri sahiplerinin ticari amaçlarına hizmet eder. Oysa sanatçının en büyük hedefi eserlerini sergilemesi, sergisinin tanıtımının yapılması, afiş ve katalogla kalıcılık kazanması ve imkânlar ölçüsünde eserlerinin satılmasıdır. Bu da ancak ticari gaye gütmeyen resmi ve özel kuruluşların galeri açmalarıyla mümkün olabilir.

    Sanat ortamında maalesef bir klikleşme görülüyor. Bol tenkit, yeni açılan müzeleri eleştirmek, bu amaçla açık oturumlar, söyleşiler düzenlemek... Bu yaklaşım neredeyse moda halini aldı. Oysa, olumlu gelişmeler övülmeli, tenkitler de yapıcı olmalı.

    Gerçek sanat eleştirmenlerinin sayısının azlığı da bir sorun... Sanatla az çok ilgilenen herkes bir dergi veya gazetede kendisine yer bulduğunda sanat eleştirmeni olarak ortaya çıkıyor. Oysa, gerçek eleştirmen sanatçıyı yönlendirir, toplumu eğitir. Belki de sanat eleştirmeni yetiştirmek üzere eğitim verilmeli,

    Kültür Bakanlığının sanatçılara ‘sponsor bulun’ demek yerine, onlara maddi destek sağlaması bence sanatın ve sanatçının gelişmesi açısından yararlı olacaktır.
    Size, özellikle sanata ve sanatçıya hakiki bir eleştirmen olarak destek verdiğiniz için sanat adına teşekkür ederim.

    ‘Sanat öldü’, ‘resim öldü’ yargıları hakkında ne diyorsunuz?

    Sanat, sanat için yapılmayıp ticari bir boyut kazandığında sanatın öldüğünden bahsedilir. Ben bunu asla kabul etmiyorum. Ticaretle sanatın bağdaşmadığı doğrudur. Ancak, sanatçı nasıl geçinecek? Hayatın gerçeklerini nasıl inkâr edebiliriz?

    ‘Resim öldü’ yargısına da katılmıyorum. Son günlerde Pera Müzesinde sergilenen enstalasyon ve video sunumları bence sanata sadece bir renk, bir espri, bir hareketlilik ve yeni bir boyut getiriyor.

    Bir Mona Lisa tablosunu, Van Gogh’u, Emile Nolde’yi, Gaugen’i, Bedri Rahmi’yi, Neşet Günal’ı ve yıllarını resme adamış binlerce sanatçıyı ve bunların eserlerini, ‘resim öldü’ deyip nasıl yadsıyabiliriz. Van Gogh’un bütün eserlerini kendi köyündeki müzede görebilmek için bir ay önceden bilet almak gerekiyordu. Paris’te Gaugen’i izleyebilmek için üç kilometrelik kuyrukta sıra bekleyen insanlarla tanıştım. Bunların çoğunluğu resim eğitimi alan gençlerdi.

    Genç bir sanatçı, ‘Mona Lisa’yı puzzle haline dönüştürüp yeni bir akım doğurduğunu söylüyor. Ancak, eserini, dünyaca ünlü bir tablodan hareketle ortaya çıkarıyor. Yeni akımlara da saygı duymalıyız. Almanya’da benim de dâhil olduğum Federal Alman Sanatçılar Birliğinin karma sergisinde gördüğüm konserve kutusuna sokulmuş bir kürk parçası, parçalanmış bir kot pantolonun duvara asılması da birer sanat eseri olarak kabul ediliyor. Ama ben bunları bir moda olarak görüyorum. Yarın da bir başkası çıkacaktır. Ama pentür hiç bir zaman ölmeyecek ve resim sanatının temel öğesi olmaya devam edecektir.

  • Hatice Kumbaracı Gürsöz, Şeref Bigalı

    10 Aralık 2000–13 Ocak 2001 tarihleri arasında Emlak Bankası İstanbul Sanat Galerisi’nde açılan sergiye ilişkin kataloğun önsözü dür

    Çalışmalarını görme imkânını bulduğum Ressam Hatice Kumbaracı Gürsöz’ün akademik kariyeri yanında, saf ve temiz düşüncesi onu Henry Rousseau’ya bağlıyor. Coşkun, hareketli, bazen statik, fakat sevimli… Gözlemlerine dayanan mahalli konuları kuvvetli ve sade çizgilerle tuvale rahatça, endişesiz, güvenle adapte ediyor. Şeffaf, kusursuz tonlar, alışılmışın ötesinde gözü yormayan detaylar içinde geziniyoruz.

    Gösterişsiz, duygulu, içten geldiği gibi bir anlayışı kendi gözü ile bize anlatan Hatice Kumbaracı Gürsöz, halk kültürünün derin izlerini eserlerinde belirtmiş, ruhunda şekillendirmiştir. Sanatçımız tuvallerinde zarif nükteler, efsaneler ve masallar, onun hayal dünyasında, bir çocuk safiyeti ile form birliği içinde hareket noktası oluyorlar.

    Hududunu kendi çizdiği pencereden onun saf ve güzel dünyasını kavrıyoruz. Bu hayal dünyasında sürprizlerle dolu bir geleneğin bütün çizgilerini en içten, en samimi duygularla okuyoruz.
    Geleneğin bütün renklerini piktural alanda zevkle tanıyoruz. Primitif bir zevkin anlatım biçimi içinde rahatça okunan bir yazı gibi; fakat bu espri onun realitesi ve onun hayatının dokusudur. Kolaylıklara, suni becerilere kaçmayan, inandığı ve içinden geldiği gibi çalışan nadir ressamlarımızdan biridir Hatice Kumbaracı Gürsöz.

    Yurtiçinde ve yurtdışında açtığı sergilerle ilgi uyandıran çalışmaları saygınlık kazandırmıştır. Daha derini, organizasyonunu yaptığı sergilerle yurtdışında ve yurtiçinde, sanatçılarımızın ve sanat kültürümüzün tanınmasına da vesile olmuştur. Bu güzide sanatçımızın dürüst şahsiyeti arkadaşlarımız arasında da çok sevilmiş, daima hürmet ve takdir toplamıştır.

    Hatice Kumbaracı Gürsöz’ün eserleri, onun parmak bastığı derin hazinenin bizce gözüken tarafıdır.

    O, dürüst şahsiyeti, ressamca tutumu, solmaz ve sönmez kıymetleri taşıyan tuvalleri ile ebedileşti. Ben kendisini bu vesile ile candan kutluyorum.

  • Tuvaller ve İki Kadın, Yorgo Kirbaki

    Yorgo Kirbaki-Hürriyet Gazetesi Cumartesi Eki, 22.12.2007

    Sofia, Atina’nın köklü ailelerinden Kalogeropoulou’ların kızı. Atina Üniversitesi Hukuk Fakültesi ile Atina Konservatuarı’nı aynı dönemde bitirdi. Sanatçı yönü ağır bastı.

    Viyana Konservatuarı’ndan da diploma aldı. Profesyonel sanat hayatına Viyana Operası’nda soprano olarak başladı. Takvimler 1977 yılını gösteriyordu ki sağlığı da o tanrı vergisi sesi de bozuldu. Müziği bıraktı, Atina’ya döndü. Avukatlık yaptı bir süre. Kazandığı davalara sevineceği yerde karşı taraf kaybettiği için üzüldü. "Zavallı adam sokakta kalacak" diye sık dert yanardı annesine. Evlendi, çocuklarını büyüttü. Sonra tanrının kendisine bahşettiği bir başka özelliğini keşfetti. Resim yapmayı. Fırçalara, boyalara gömüldü. Hiç eğitimini almamasına rağmen tablolarındaki ruh, Atina’daki sanat çevrelerinin dikkatini çekti. 1990 yılında ilk sergisini açtı. Masal dünyası cezbediyordu Sofia’yı. Ninesinden duyduğu masallar. Tabii adres hep Anadolu… Hiç görmediği İstanbul’u çizdi. Sayısız sergiye katıldı. Ressam Sofia Kalogeropoulou bugüne kadar 1.000’in üzerinde tabloya imzasını attı.

    Hatice Adanalı. Daha ilkokula başladığında ilk tuvali evinin duvarları olmuş. İstanbul’da Güzel Sanatlar Akademisi’ni bitirdikten sonraki yaşamında hep resim var. Anadolu’yu, Anadolu kadınını yaşatıyor tablolarında. Diplomat eşi ve halen İzmir Expo 2014 Yönetim Kurulu Eşbaşkanı Büyükelçi Bahattin Gürsöz ile birlikte Avustralya’dan Pakistan’a, kadar gittiği onca diyarda tablolarıyla Anadolu’yu tanıtmış elinden geldikçe. "Diplomat eşi olmamdan hiçbir zaman yararlanmadım. Sadece işimi kolaylaştırdı" diyor. İmzasını bazen bir sandalın, bazen bir tabağın, bazen bir simitçi tezgâhının üzerine atan Hatice Kumbaracı Gürsöz’ün de bugüne kadarki tabloları 1.000’in üzerinde. Hangi tablosu bugün nerede takip ediyor.

    1992 yılında TC Atina Başkonsolosu’nun eşi olarak Yunan başkentine gelen Hatice, bir yıl bir galeride Sofia’nın resim ve hayal dünyası ile tanıştı. Sofia, hiç görmediği Ayasofya’yı, Sultanahmet Camii’ni, İstanbul’u, Anadolu’yu teşhir ediyordu galerideki tablolarında. Türk-Yunan ilişkileri açısından zor yıllardı, kötü yıllar. Suyun iki yakasından iki kadın dost oldular. Hatice, 1996’da Türkiye’ye döndükten sonra da devam etti dostlukları.

    İki ressam, geçtiğimiz günlerde Atina’nın ünlü Aenaon galerisindeki ortak sergilerinde tekrar bir araya geldiler. Adına da "Köprüler" dediler serginin, başka ne olacak ki?

    Bugüne kadar başka hiçbir Türk ressamın Atina’daki sergisi bu kadar başarılı geçmemişti. Doğru organizasyon, doğru adresler, iyi sonuç. Açılışında tıka basa dolu bir galeri. İki dostun buram buram Anadolu kokan tablolarını hayranlıkla izleyen bir kalabalık…
    Sergide, özelikle önünde durduğum Hatice’nin bir tablosuydu. Bir köşesinde iki genç kız.

    Biri kendisi, diğeri Sofia. "Eğer varsa, bir önceki hayatta biz herhalde kardeştik. Çünkü çok yakınız birbirimize. Bu düşünceyle fırçaya sarıldım" diyor ressam.
    Hani diyorum hani, Kostas Karamanlis muhtemelen 23-24 Ocak’ta 49 yıl sonra ilk Yunan başbakanı olarak Ankara’yı resmen ziyaret edeceğinde bu iki kadının, iki ressamın, iki dostun sergisi de programa dâhil edilemez mi?

  • Sanatçı Hatice Gürsöz'e Görsel Bir İthaf, Valavanis I. Kyriakos

    Gazeteci, Sanat Eleştirmeni Valavanis I. KIRYAKOS , Atina’da yayımlanan Elefteri Ora Gazetesi’nin 23.09.1995 tarihli nüshasında çıkan yazı (Yunanca aslından tercümedir.

    O uzun yıllardan beri sanat dünyasının bir parçası olmuş ve kendisini her zaman insana yakın hissetmiştir. Aşırı sevgisini renklere dönüştürmüş, bu renklerle hayatı, çevreyi, insanların rüyalarını, ruhsal devinimlerini ve dinamik enerjilerini şekillendirmiştir. Kendi kişisel üslubu içinde, realist bir görüş ve yaklaşımla yarattığı eserleri sanata bir armağandır.

    Tematik muhayyilesinde, sanatçı, köy dünyasını, çalışan kesimi, onların sürprizlerle dolu günlük yaşamlarını, mesleki yönelimlerini kucaklıyor. Dünyada beliren yeni sorunlara büyük bir mesuliyet duygusu ile yaklaşan, sosyal deneyim ve sorunlara katılmaktan çekinmeyen Gürsöz, ekoloji, mali çıkarlar ve mantık-duygu dengesizliği konusunda yaptığımız büyük yanlışlıkları, acımasız gerçeğin siyah-beyazı ve mantığımızın ötesindeki bir mantıkla değişik bir yoldan bize göstermeye çalışıyor. Yüksek hedefler, başarılar ve gayeler içermeyen bir dünyayı gören ve bu dünyada yaşayan sanatçı, böyle bir dünyadan ümidini keserek, bizi resimleriyle, derin içsel düzeni olan, özünde sembol ve rüya bulunan, ilkel güzelliklere ve masumiyetlere sahip bir dünyaya çağırıyor. Sanatçı, sözcükler yerine kullandığı sükûnet, huzur ve nezaketin var olduğu resimlerinde, bizleri değerlendirmelerimizin mistik çelişkileri arasındaki yerimizi almaya çağırıyor. Deneyim ve anıların yansıtıldığı eserlerde, insan aklının yeniden şekillenip, ilişkilerin, çevrenin, katılımın ve rüyaların farkına vararak yaşadığını görüyoruz. Zamanın tahrif edemeyeceği bu eserlerde doyuma ulaşıyor, kendi insan varlığımızla karşılaşıyor, onunla çevreleniyor ve eserlerin dünya-dışı sessizliğinde estetik bütünlüğe ulaşıyoruz.

    Bunların dışında, günümüzü ve dünyaya bakış açımızın yarattığı uçurumu konu alan eserler de görüyoruz: ozon tabakasındaki delik, kirlenen atmosfer ve çevre, insaniyetsizlik, istismar... Bu hassasiyet yüklü duygusal eserler, bizleri geçmiş yıllara götürdüğü gibi, bugün şüphe ve bilinmezlik kargaşası içinde yaşadığımız marjinalleşme, izolasyon ve yalnızlık duygularını da hatırımıza getiriyor. Eserlerde derin ve sessiz bir şiirsellik ve ifade bütünlüğü görülüyor. Eserlere konu olan kişiler hayatın ve ölümün kaçınılmaz kutuplarında, herhangi bir baskı altında kalmaksızın fütursuzca dolaşıyor. Sanatçının bize düşünce dünyasının temel taşlarını verirken, sorunlar değil çözümler sunduğunu görüyorum.

    O günümüzde yaşıyor, ancak belki de bundan utanarak, sentez araştırmalarında, insanlara dünya kadar eski hayat görüşlerinin yeni estetik kavramlarını veriyor diyebilirim. Sanatçı bizleri hepimizin bildiği cazip, masumiyet yüklü yerlerle temas ettiriyor, bu yerlerde hareketli bir hayatiyet görülüyor, ancak, insan onuru, huzur ve sükûnet zarar görmüyor. Sanatçının kullandığı belirli formların tesadüfen seçilmediği, bunların yapmacıksız bir samimiyet, gerçek bir halk unsuru ve belirgin bir kişilik taşıdığı belli oluyor.

    Bütün bunlardan yorgun düşen sanatçının kendisini bu şekilde ifade etmek ihtiyacını duyduğu anlaşılıyor. O, basit insanların yanında yer alarak onların sorunlarına kulak veriyor; geçmişteki kültürel ilişki ve miraslarını ölümsüzleştiriyor ve dekoratif duygularını gerçek ve mitolojik boyutlarıyla çizgilerine aktarıyor. Üstünde yaşadığımız dünyaya ve çevreye karşı işlenen ve mutlak bir karmaşaya, korkunç bir sessizliğe ve yabancılaşmaya yol açan cürümlerin sessiz tanığı olarak, onların karşısına çıkıyor. Sanatçı, eserlerinde, çok yönlü bir ön çalışma sonucu olarak, sanatsal bir yaklaşımla, konu zenginliği içinde estetik istemlerde bulunuyor. Mitolojik ve erotik unsurlar taşıyan, anlatımsal bir estetiğe sahip eserlerde, duyguların ön plana çıktığı görülüyor. Eserlerde anlatılmak istenenler bir bütün olarak ele alındığında, sanatçının dünyanın nasıl olması gerektiği hususundaki mesajını görüyoruz.

  • Türkiye ile Anlaşma Köprüsü, Jens Arndt

    Jens Arndt, Berliner Morgenpost, 14.12.1988, (Almanca aslından tercümedir)

    Türk Sanatçının eserleri ekspresyonistleri hatırlatıyor.


    Türk Ressamı Hatice Kumbaracı Gürsöz'ün sanat prensibi, uyumu arayış veya uyum için gayret olarak ifade edilebilir. Hatice Kumbaracı Gürsöz'ün kısa bir süre önce bir Türk Bankası'nın Berlin'de Budapester Str.'deki şubesinde sergilenen tabloları canlı, iç açıcı renkleri ile dikkatleri çekiyor. Bu renkler ve geniş satıhlı eserler halk sanatını yansıtıyor.


    Sanatçı, konuşmasında, Emil Nolde ve Chagal'ı beğendiğini belirtiyor. Gerçekten, eserlerinde, renk itibariyle büyük Alman ekspresyonisti Nolde ile paralellik var.  Ayrıca, misal olarak, Anadolu'daki sokak satıcısını, oynayan çocukları ve çiftçileri yansıttığı geniş satıhta, sade figürler Chagal'ı hatırlatıyor. Marc Chagalda eserlerine halk sanatının sade unsurlarını katmakta idi,


    Gürsöz'ün eserlerinde devamlı olarak kadınlar izleniyor. Örnek olarak, sanatçının etki altında bırakan eserlerinden "Pamuk Toplamaktan Dönen Kadınlar"... Kadınların yüzleri, resim yapısı, duygulu seçilmiş renkler bu ifadeye aynı zamanda ikon mahiyetli yüce bir görünüş veriyor. Adete yüce bir ayin...


    Bayan Kumbaracı Gürsöz, diğer Türk sanatçılarından farklı olarak, Türkler ve Almanlar arasındaki anlaşmayı tablolarına konu seçiyor. Sanatçı, "Bir çok insan olumsuz olanı, düşmanlığı görüyor, fakat ben tarihte devamlı ispatlanan Alman- Türk dostluğunu göstermek istiyorum" diyor. Sanatçının bir tablosunda, arka kısımda Bir Türk şehri ile ön kısımda Türk işçi ailesinin de göründüğü Alman şehrini birbirine bağlayan sembolik bir anlaşma köprüsü görülüyor. Sanatçı tablonun üzerine Almanca olarak şunları yazmış: "Dost Almanya'dan uzaktaki vatana özlemli bakış."


    "Vizeyi Beklemek" konulu tablo biraz eleştiri yansıtıyor. Bu tablo, Almanya'ya giriş için altın bir kapının önünde bekleyen bir Türk ailesini gösteriyor.  Genellikle,  aile bütünlüğü varlık ile yakından ilgili mahiyet taşıyan bir bekleyiş.

    Jens Arndt

  • Yerelden Evrensele, Dinçer Erimez

    10–28 Ekim 1991 tarihinde Emlak Bankası Ankara Sanat Galerisi’nde açılan sergiye ilişkin kataloğun önsözü ‘dür.

    Zaman içinde düşünce ve sanat yorum boyutları durmadan değişiyor, coşkun dalgalar, gelgitler halinde devam ediyor. Ancak, geçmişe, beşeri efsanelere, değerlere dayalı gönülden ve bilinçli yaklaşımlar, yorumlar giderek azalmakta. Oysa bu değerler evrensel sanatın oluşmasında altın mozaik panoların taşları gibi bir bütünü yaratmaya ortak olacaklardır. Bir başka deyişle, belki de yerellikten evrenselliğe gidiş yolu bu özgün taşlardan oluşacaktır.

    Hatice Kumbaracı Gürsöz değişmeye ve yeniliğe açık bir kişilik. Ancak, çarpıcı bir yüzeysel yenilik yerine, “bilinen” gibi görünen, ama derinden düşündüren ve şaşırtıcı bir kişilik…

    Yıllar önce Akademi’de Galeri hocalığım sırasında, yetenekli ve çalışkan bir öğrencim olarak unutmadığım Hatice Kumbaracı Gürsöz atölye eğitimini Prof. Neşet Günal ile tamamladı. Bu atölyenin disiplinli yorum anlayışı içinde bugünkü kişiliğinin sağlam temellerini edindiğini görüyorum. Eşinin görevleri nedeniyle uzun zaman yurtdışında kalmış. Doğu ülkelerinde Pakistan ve Avustralya’da Batı’da Federal Almanya’da vatan özlemiyle yaşamış. Belki de bu yüzden resimlerindeki konularının çoğu Anadolu’ya özlemin yankılarından. Yurt dışında katıldığı, açtığı sergilerde bu ısrarlı ve kişilikli yanıyla da ilgi çekmiş. Çağdaş Batı sanatından esinlenmeyi, biçim ve özde yorumsuz teslimiyet şeklinde kabullenmemiş.

    Resimleri Anadolu’nun masallardan, efsanelerden doğan renkli şiirlerini, ezgilerini çağrıştırıyor. İnsan ve onun giz dolu yaşam serüveninden mistik konuları, ekspresyonist bir halk ressamı tavrıyla yorumluyor. Yaldız motifler, fotoğraf, rölyef portre, mavi boncuk, eski tül, ayna, küçük bayrak gibi çoğu yöresel objelerle, çağdaş-gelenek tartışmasına, kompleksine kapılmadan kendince naif bir kolaj uyguluyor. Bu sembol objelerin, gelecekte plastik kaygıları bozmadan resminde hangi özgün boyutları yaratacağını, nasıl bir espas kazandıracağını görmek gerek.

    Hatice Kumbaracı Gürsöz’ün sergisi nedeniyle, bir hocanın zaman içinde en büyük mutluluğu, öğrenci dostlarının başarılarına tanık olduğu sergilerde duyduğunu, yaşadığını söylemek, yinelemek istiyorum…

  • Hatice Kumbaracı Gürsöz'ün Resminde Senteze Ulaşmış Çağdaş Söylence, Ümit Gezgin

    Sanat Eleştirmeni Ümit GEZGİN, 22 Aralık 2010-02 Ocak 2011 tarihleri arasında Ankara’da Vakıfbank Atakule Sanat Galeri’sinde açılan kişisel sergiye ait kataloğun önsözüdür.

    Görsellikte Yaratıcı Dinamizm

    Görsel sanatlar kendi özgün kimliğini oluştururken, bunu sanatçılar üzerinden kurgular. Sanatçıların kalıcı özgünlükteki yapıtları hem geçmiş büyük sanatçı ve eserlerin birikimini üzerlerinde taşır, hem de güncel ve geleceğe yönelik yapı taşlarını, anlam ve kavram alanlarını oluşturur. Türk sanatı ve özelde bu sanatın resim kolu içinde de tarihten güncelliğe uzanan süreç içinde ressamlar hep kimlik, Batılılaşma, yenilik, gelenek ve modernlik arasında bir arayışın içinde olmuşlardır. Bu arayış çoğu kere yaratıcı aktiviteyi yönlendirmiş, yine onları sanatsal anlatım noktasında biçimlendirmiştir.

    Türk resim tarihi üretim, yaratım tarihi olduğu kadar, bir arayışın kişisellik üzerinden yeniden kurgulanmasının ortak zemini olarak da karşımıza çıkmaktadır. İşte, kendi özgün anlatım olanaklarını geliştiren, giderek bu olanakları gelenek ve teknik noktalarda, özgün bir yapı estetiğine taşıyan sanatçıların içinde yer alan Hatice Kumbaracı Gürsöz de; resmin sadece anlatım değil, aynı zamanda bir estetik disiplin yaratma, giderek bu disiplini misyon boyutunda değerlendirme olduğunu da bize gösteriyor. Sanatçının kurguladığı resimler özgün ifadeler olarak ortaya çıkıyor. Bu ifadeler zengin içerik ve bol çağrışımlı estetik dille, bütün izleyenlerde en başında hayranlık duygusu uyandırıyor. Resmin lirik bir düzleme taşındığı Gürsöz pentürü, görsel değerlerin harmanlandığı ortak alan haline dönüşüyor.

    Hatice Kumbaracı Gürsöz çağdaş bir söylence dili oluşturmakla kalmıyor, bunu yaratıcı bir dinamizm boyutunda gerçekleştiriyor. Bakılsın bütün resimleri bu söylencenin kuşatıcı, şirin, şiirsel anlam katmanlarıyla, giderek öyküleriyle yüklü olmasının yanında; yaşam enerjisi de taşırlar. Bir dinamik kurgu ve gerçeklik algısına sahiptirler. Sanatçının yaşamsal dinamizmi, kuşatıcı hümanizmi bütün resimlerine akmıştır adeta. Bu da onları yaşayan pentürler, özgün insana ait değerler haline getirmiştir…

    Resimde Çağdaş Bir Söylence Dili Oluşturmuştur

    Hatice Kumbaracı Gürsöz resmi kendi ifade noktalarını, özgün teknik açılımla da destekleyen, giderek de kültür, gelenek, modernite, insan ve yaşam gerçekliğini bütünsel bir yapı içinde gören özelliğiyle kendini konumlandırıyor. Bu resim, geleneği Anadolu bozkırında arayan Bedri Rahmi ekolünün, şehre, giderek insana ve bütün bir Türkiye’ye, çağdaş bir efsane diliyle anlatan boyutlara ulaşarak; yeni ve özgün biçim ve içeriğe sahip oluyor.

    Gürsöz akademik dili yumuşatarak, halk sanatlarımız, Karagöz ve Hacivat ve onların dâhil olduğu kültür coğrafyası ve minyatür geleneği içinden beslenerek; ama bu geleneği olabildiğince çağdaş da kılarak; bir özgün kimlik tanımı boyutlarında estetiğe döküyor. Bu Anadolu kültürünün çağdaş bir dile, masalsı söylem boyutunda taşınması hadisesidir ki, zor olan da burasıdır. Birçok ressamın gelenek, diye ayak diretirken çözemedikleri düğüm de aslında tam bu noktadadır. Hatice Kumbaracı Gürsöz bunu çok iyi ve başarılı bir düzlemde çözmüş; kendine özgü bir dil ve estetik anlayış yaratmıştır.

    Gürsöz’ün estetik dili kendine has olduğu kadar aynı zamanda çağdaş bir söylence özelliği de taşımaktadır. Bu da ancak az sanatçıda ortaya çıkan bir özelliktir. Plastik birikim üzerine kendi özgün coğrafya  ve kültürünün birikimini yerleştirmek, giderek de bunu kendi üslup seçkisi içinde çeşitlendirmek ancak resmi bir yaşam biçimi ve algılama modeli olarak seçmekle olası olabilir. Hatta yaşama biçiminin somut bir parçası haline dönüştüğü oranda resim, sanatsal yaratıcılık noktasına, aşamasına taşınır. İşte Hatice Kumbaracı Gürsöz resminin özgün dinamiği bu kendine has gerçeklik, giderek bu gerçekliği  toplumsal, tarihsel ve sosyolojik kılmasıyla da ilgilidir…

    Elbet bu dil ve anlayış kolay oluşmamıştır onda. Ama yoğun dünya sanatı gözlemi, toplumları, sanatlarını yakından takip etme bilinci ve imkânı; kendi kültürünün zenginliğini, birikiminin çeşitliliğini ona daha iyi kavratmış ve neticesinde hepsiyle birlikte ortak bir senteze ulaşmıştır. Bu sentez, yaşayan, dinamik bir strüktür oluşturmuştur onun resminde. Yaşayan, cıvıl cıvıl renk atmosferi içinde, özgün birer resimsel ifade geliştirirken; resmin aynı zamanda kültürün evrensel noktalara taşınması ve bir kültürel, sanatsal köprü vazifesi görmesi gerektiğini de çok iyi kavramıştır. Neticede o görselliğin kendine has değerlerini, kendi kültürü ve Batı kültürünün birikimiyle harmanlamış; bu harmanı özgün ve yüksek bir estetik düzlemde, yaratıcı noktaya ulaştırmıştır.

    Bu dil, doğayı, kenti, insanı, İstanbul’u, gökyüzünü, çiçeği, martıyı, denizi ve bulutları; ama kısaca bütün bir Türkiye’yi, bütün bir dünyayı kuşatarak kendi özgün estetiğini ortaya koymaktadır. Sanatçının son sergisi de özellikle bu evrensel kuşatıcılığın renk-biçim form ve anlatımı olarak üst düzeyde ortaya çıkması olarak özetlenebilir.

    Son söz olarak sanatçı hakkında şu söylenebilir ki; Hatice Kumbaracı Gürsöz sayıları günden güne azılan gerçek soylu sanatçılarımızdan birisidir. O kimliğini yerlilik üzerine inşa etmiş, gerçek bir sentez kültürü ve bakış açısı yaratmıştır. Bu sentez hem dünya sanat kültürünü hazmetmiş olmasından kaynaklanmaktadır, hem akademik bir eğitimden geliyor olmasından oluşur, hem de ve en önemlisi, kendisini bu coğrafyanın kültür, insan, tarih ve güncellik birikimi ile yoğurması, dahası onu çağdaş bir anlatım gerçekliğine kavuşturmasıyla  ilgilidir.